Hayatta en önemli şeylerden biri, vicdanın tarafında kalabilmektir. Vicdan, grupların, ideolojilerin, kişisel çıkarların ötesinde, saf bir adalet duygusudur. Onun aidiyeti yalnızca hakikatedir. Ancak günümüzde, özellikle sosyal medya çağında, olaylara hızlı ve keskin tepkiler vermek yaygın bir refleks hâline geldi. İnsanlar çoğu zaman bir olayı tam anlamadan, sorgulamadan, sırf bir gruba ya da bir fikre yakınlık duydukları için taraf olabiliyorlar. Oysa her olaya aynı tepkiyi veremeyiz. Hayatın içindeki olaylar muallaktır; her şey siyah ya da beyaz değildir.
Böylesi bir dünyada temkinli olmak bir haktır. Bilgiye ulaşmanın yolları çoğaldıkça, yanlış bilginin yayılması da bir o kadar hızlandı. Bu nedenle, gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek yerine, dinlemeyi, düşünmeyi ve muhakeme etmeyi öğrenmeliyiz. Zira adil bir sonuca varmak için öncelikle insanın kendi yargılarından bile şüphe duyması gerekir.
Tarafgirliğin en büyük tehlikelerinden biri, bir gruba ya da kişiye duyulan sempatinin, diğerini otomatik olarak suçlu hâle getirmesidir. Bir kişiyi yüceltmek, onun her koşulda haklı olduğu anlamına gelmez. Aksine, insanın hataya meyilli olduğu gerçeğini unutmamak gerekir. Geçmişte de gördük; insanlar zaman zaman taraflarını ve liderlerini idealize ettiler. Sonuç? Büyük hayal kırıklıkları, adaletsiz yargılar ve hatta toplumsal bölünmeler…
Özellikle sosyal medya baskıları, insanların olayları anlamaya çalıştığı süreçte bile belirli bir görüşü benimsemeleri için zorlayıcı bir güç hâline gelebiliyor. Ancak bu baskıya direnmek, bireyin kendi akıl sürecine güvenmesiyle mümkündür. Bir konuda henüz net bir fikre ulaşamadıysanız, sorgulama sürecinizi kimsenin manipüle etmesine izin vermeden sürdürebilirsiniz. Farklı konularda farklı düşünmek, farklı insanları farklı açılardan takdir etmek mümkündür. Ama bu, körü körüne bir bağlılık gerektirmez.
Bir insanın mutlak ve ölümüne bir savunma hâline girebilmesi için tüm şüphelerini yok etmiş olması gerekir. Oysa şüphe, adaletin temelidir. Peki, gerçekten bu kadar kesin olabilir miyiz? Gerçekten de tüm bildiklerimizin mutlak doğrular olduğuna inanabilir miyiz? Ya da bağlı olduğumuz toplulukları, liderleri, ideolojileri tamamen hatasız kabul edebilir miyiz? Eğer hayatta adil olmak istiyorsak, önce kendi inançlarımızı, önyargılarımızı sorgulamak zorundayız.
Adalet, kişisel sempatilerle değil, doğrularla ilgilidir. Sosyal medyada popüler olmak, bir insanı haklı kılmaz. Gerçek adalet, popülaritenin ötesinde bir erdemdir. Çünkü adalet, bir gruba ya da fikre hizmet etmek değil, hakikati aramaktır. Bugün, belki de en büyük sorunlarımızdan biri, had bilme meselesidir. Bazen bir konuda az bilgi sahibi olmak bile insana haklılık hissi verebilir. Ancak gerçek bilgi, insanın bildiklerinden bile şüphe edebilmesini gerektirir.
Öyleyse, kendimizi koruyalım. Ama en çok da aklımızı ve vicdanımızı… Önce kendimiz kalalım. Düşünelim, hissedelim ve en önemlisi de sorgulamaktan vazgeçmeyelim.