“Tadı yok artık hiçbir şeyin…” şarkı sözlerine takıldı zihnim…

Yaşamın içinde aslında her şey yerli yerindedir; iş vardır, ev vardır, kurulu bir düzen vardır. Dışarıdan bakıldığında eksik görünen bir şey yoktur. Buna rağmen içte adı tam konulamayan, ne bütünüyle mutsuzluk ne de açık bir kayıp olan bir boşluk vardır… Göğsün tam ortasına çöken o tanımsız eksiklik.

Bu duygu bazen hemen bir sorun gibi algılanır; sanki mutlaka düzeltilmesi gereken bir arıza vardır. Oysa her ağırlaşma sorun değildir. Kimi zaman insan yalnızca büyümüştür.

Büyümek yalnızca yaş almak değildir. Hayallerin bir kısmıyla vedalaşmaktır. Her şeyin mümkün olduğuna dair o sınırsız coşkunun yavaş yavaş sönmesidir. Hayatın herkese eşit davranmadığını görmek, kaybın ve hayal kırıklığının gerçek olduğunu kabul etmektir.

Bu kabulleniş insana derinlik kazandırır; fakat eski taşkın neşeyi de beraberinde götürür.

Eskiden daha hevesliydik. Daha kolay heyecanlanır, daha çabuk sevinirdik. Çünkü daha az kayıp biliyor, daha az sorumluluk taşıyorduk.

Şimdi omuzlarımızda gerçekliğin ağırlığı var. Gerçeklik, insanı sersemleten bir coşku vermez; daha sakin, daha ayık bir duruş getirir.

İçindeki eksiklik belki de bir şeylerin bozulduğunu değil, artık yüzeyde kalmadığını gösterir. Önceden seni mutlu eden şeyler yetmiyorsa bu yetersiz olduğun anlamına gelmez. Daha derin bir temas aradığın anlamına gelir. İnsan derinleştikçe geçici sevinçler tek başına doyurmaz.

Zihin eski hâline dönmek ister. O sorgusuz, taşkın sevince… Ancak hayat geri sarılmaz. Çocuksu coşku aynı biçimiyle dönmez. Geçmişi aramak insanı daha da yorar.

Önemli olan eksikliği kapatmak değildir. O boşlukla birlikte yürüyebilmektir. İçte bir ağırlık varken de değerlerine yaslanabilmektir.

Coşku azalmış olabilir; fakat farkındalık artmıştır.

Heyecan sönmüş olabilir; fakat anlam derinleşmiştir.

Yara izleri kusur değildir. Yaşanmışlığın izidir.

Eksik değilsin.

Daha çok görüyorsun.

Gördükçe insan ağırlaşır.