Anlatmak çoğaltır. Her kelime, yitirilmiş olana yeniden bir nefes üfler. Söz, kaybolmuş olanın ardından bir iz bırakma çabasıdır. Bu yüzden kaybetmekten korkan insan, susamaz; anlatır, tekrarlar, çoğaltır. Belki de her anlatı, kaybın geride bıraktığı boşluğa atılmış ince bir iptir.
Çocukların oyununa bakın. Elindeki oyuncağı uzağa fırlatır ve “gitti” der; sonra ipinden çekip “geldi” diye sevinir. Küçük bir oyun gibi görünür ama aslında hayatın kendisidir bu. Kaybolan şeyin geri çağrılabileceğine dair bir umut… Ama aynı zamanda geri çağrılsa bile, kaybolmanın izinin hiçbir zaman silinmeyeceğini gösteren bir acı. Biz büyürüz, kelimelerle konuşmaya başlarız, ama aynı oyunu sürdürürüz. Çocuk ipini çeker, biz sözcükleri. Çocuk oyuncağı geri çağırır, biz hikâyeleri.
Her anlatışta bir paradoks vardır: Anlatmak, kaybı geri getirmez ama kaybın acısını dayanılır kılar. Sözcükler, şeyin kendisi olamaz; ama yokluğun dayanılmaz ağırlığını paylaşır. İnsan, anlattıkça hem kaybını çoğaltır hem de onunla yaşamaya alan açar. Yani anlatı, yasın taşıyıcısıdır.
Bazen bir annenin çocuğuna defalarca aynı hikâyeyi anlatışında görürüz bunu. Çocuk çoktan uyumuştur, ama anne hala aynı cümleleri yineler. Bazen bir danışanın seanslarda sürekli aynı anıya dönüp dolaşmasıdır. Tekrar, boşuna değildir. Sözcüklerle kayıp yeniden çağrılır; kaybın ağırlığı kelimelerin içine dağıtılır. Çünkü insan bilir ki tek başına taşınamayacak yük, paylaşıldığında biraz daha hafifler. Dinleyen kişi, tanık olur. Tanık oldukça kayıp, taşınabilir hale gelir.
Anlatmak çoğaltır; çoğalttıkça insan bir yandan boşluğu görünür kılar, bir yandan da o boşluğa dayanır. Bu yüzden anlatı, sadece geçmişi korumak için değil, bugünü sürdürebilmek için vardır. Çünkü anlatmayan, içine gömer. İçine gömülen ise ağırlaşır, dilsizleşir, insanı tüketir. Anlatan, çoğaltır; çoğaltan ise yaşamı sürdürür.
Ama her anlatıda bir sınır da vardır. Çünkü hiçbir anlatı kaybedileni geri getirmez. Biz, anlattıkça aslında o kaybın asla geri dönmeyeceğini de hatırlarız. İşte burada yasın sessiz gerçeği gizlidir: Anlatmak, geri dönüşün değil, dayanmanın biçimidir. Sözcükler, kaybı silmez; ama onunla birlikte yaşamayı öğretir.
Ve belki de en önemli nokta şudur: Anlatmak yalnızca çoğaltmak değil, aynı zamanda kendimizi yeniden kurmaktır. Çünkü kaybolan her şeyde bizden de bir parça eksilir. Anlatırken, o eksilen parçaları yeni bir bütünün içine yerleştiririz. Kaybedileni geri getirmeyiz; ama biz, her anlatıda yeniden doğarız.
Anlatmak bu yüzden hem yaradır hem merhem. Hem boşluğu büyütür, hem de boşluğun içinde bir yol açar. İnsan, kaybıyla baş edebilmek için anlatır. Ve anlatırken, kaybın değil, kendi varlığının çoğaldığını fark eder.