İnsan temasla var olur. Bir tebessüm, bir dokunuş… Sadece bedenimizde bir hormonun salgılanması değildir bu; aynı zamanda güvenin ve aidiyetin köküdür. Temas kaybolduğunda kaygı büyür, yalnızlık derinleşir, depresyon sessizce kapıya dayanır.
Günümüzdeyse hiç olmadığımız kadar bağlantıdayız. Telefonlarımızda yüzlerce kişi, sosyal medyada binlerce takipçi… Görülüyoruz ama duyulmuyoruz. İzleniyoruz ama hissedilmiyoruz. Hep çevrimiçiyiz, ama içten içe hep çevrimdışıyız. Çünkü hiçbir dijital bağlantı, bağlanma sistemimizi besleyecek kadar güçlü değil.
Nesne ilişkileri kuramı bize şunu hatırlatıyor. İnsan, sadece dışarıdaki insanlarla değil, içindeki izlerle bağ kurar. Çocuklukta yaşadığımız ilk temaslar + kucağa alınışımız, göz göze gelişimiz, terk edilişimiz ya da görülmeyişimiz. Büyüdüğümüzde tüm ilişkilerimizin zeminine kazınır. İçeride güvenli nesneler yoksa, dışarıdaki binlerce “takip” bile o boşluğu doldurmaz.
Toplumsal düzeyde de tablo farklı değil aslında... Komşulukların yok olduğu, sofraların küçüldüğü, ortak yaşam alanlarının silikleştiği bir dünyada bireysel yalnızlık, giderek toplumsal bir yalnızlığa dönüşüyor. Oysa afetlerden, travmalardan sonra en çok iyileştiren şey profesyonel yardımın yanı sıra dayanışmadır. Birlikte olmanın, yan yana durmanın iyileştirici gücüdür.
Allah kendimize şunu hatırlatmalıyız: "Ruhsal iyilik hali yalnızca terapi odasında değil, birbirimizin gözlerinde yeniden güveni hissedebildiğimiz yerde başlar. Bir dostun omzuna yaslandığımızda, bir çocuğun gülüşünde kendimizi bulduğumuzda, gerçek bağ yeniden doğar."
Belki de bugün kendimize şunu sorarak başlayabiliriz.
Benim hayatımda gerçekten temas eden kim var?
Ve ben, kimin ruhuna temas ediyorum?
Çünkü insan bağlantıyla değil, bağla iyileşir...
İyileştiren bağlarda buluşabilmek dileğiyle...