Bazı günler vardır insan içinden çıkamadığı bir ağırlığın tam ortasında bulur kendini. Bir haber gelir, bir beden yorulur, bir ilişki dağılır ya da içimizde yıllardır taşıdığımız bir şey aniden “ben artık bu kadar” der.
Acı dediğimiz şey, çoğu zaman hem çok kişisel hem de tuhaf biçimde ortak bir deneyimdir.
Herkesin yarası kendine aittir ama o yarayı taşırken hissettiği yalnızlık, hepimize yabancı değildir.
İnsan böyle zamanlarda fark eder. Güçlü görünme çabası çoğunlukla sadece bir maskedir.
İçerde duran asıl duygu ise “biri beni görsün, biri dokunsun, biri bana gerçekten yaklaşsın” isteğidir.
Ne ironiktir ki acının ortasında insan çoğu zaman dokunulmaya en çok ihtiyaç duyduğu anda, dokunulmayacağını düşünerek içine çekilir. Çünkü beklenti acıyla birlikte gelir, hayal kırıklığı onun hemen arkasında durur.
Biri yanımıza oturur da yüzümüze bakmadan “geçer” derse, içimizde bir şey daha fazla incinir.
Basit bir nasihati kaldıramayacak kadar hassas olduğumuz anlar vardır.
Ama biri sessizce elimize dokunursa, ve hiçbir şey öğretme derdinde olmadan, sadece “buradayım” derse… İnsanın içindeki fırtına bir anlığına durur. Tamamen geçmez; ama sanki biri ağırlığın ucundan tutmuş gibi, nefes biraz genişler.
Acının dilinde hiçbir zaman büyük cümleler yoktur. O dil, insanın en sade hâlidir.
Bir elin sıcaklığı, bir bakışın yumuşaklığı, birinin “sana yetişmeye çalışıyorum” demesi…
Bunlar insanı iyileştiren şeylerdir.
Ama aynı insan, aynı ihtiyaçla, bazen aynı kırılganlıkla karşısındaki kişiye bir adım attığında;
“ne var bunda bu kadar büyütecek?” cümlesi de duyabilir. O zaman acı, ilk hâlinden bile daha ağırlaşır.
Çünkü insan en çok “anlaşılmadığı” yerde kırılır. Bir dokunuşun hafiflettiği yer ile bir kelimenin yaraladığı yer yan yana durur. Hayatın adaletsiz dengesi biraz da budur. En çok ihtiyaç duyduğumuz anda, bazen en azını alırız.En hazır olmadığımız anda ise biri bizi hiç beklemediğimiz kadar tutabilir.
Belki bu yüzden Bobby Fisher’ın sözü aklıma takılır insan. “Bir şey, acıyı insan dokunuşu kadar hafifletmiyor.”
Evet… Bu dünya bütün ağırlığıyla üzerimize çökerken, bir dokunuşun hafifliği bazen hayatın tamamını yeniden taşınabilir kılar. Çünkü dokunmak; bir “çözüm” değil, bir “tanıklık” biçimidir.
“Yalnız değilsin” demenin kelimesiz halidir.
Bu belki de acının içinden geçerken ihtiyacımız olan şey hep aynı. Birinin bizi tam olduğumuz yerden görmesi, eksiltmeden, düzeltmeden, acele etmeden… Bir anlığına bile olsa kalbimizin ritmine eşlik etmesi.
İnsan dokunuşu mucize yaratmaz. Hastalıkları ortadan kaldırmaz, kayıpları geri getirmez, hayatı eski hâline döndürmez.
Ama insanın içindeki en önemli şeyi yapar. Yaraya yalnız olmadığını hatırlatır.
Belki iyileşme tam orada başlar. Sessiz, küçük, kimsenin görmediği bir noktada…
Bir dokunuşla.