Psikanaliz der ki insan kendini tek başına kuramaz.
“Ben” dediğimiz şey, aslında hep bir “sen”in içinden çıkar. Birinin bize bakışıyla, sesimizi ciddiye alışıyla, varlığımızı fark edişiyle… Orada “ben” oluruz.
Ama günün bir yerinde fark etmeden başka bir yere kayıyoruz.
Karşımızdakini gerçekten bir insan gibi değil de benim ihtiyaçlarımı karşılayan biri gibi görmeye başlıyoruz. Dinlesin, anlasın, desteklesin, onaylasın… Ama ben onu ne kadar görüyorum, ne kadar duyuyorum, orası muamma. “Sen” yavaş yavaş bir insandan çok bir fon sesi gibi oluyor. Arka planda açık duran bir şey.
Böyle oldukça sadece ötekini değil, kendimizi de yitirmeye başlıyoruz. Çünkü insanlık biraz da karşındakini “kişi” olarak tutabilme hâli. Onu bir işlevden, bir rolden, bir ihtiyaç gidericiden ibaret görmeye başladığında ilişki de içten içe boşalıyor.
Kalabalıkların içindeyiz, işteyiz, ailedeyiz, sosyal medyadayız, mesajlaşıyoruz, görüntülü konuşuyoruz… Ama yine de içimizde bir yer sürekli “kimse beni gerçekten duymuyor” diyor. Herkes anlatıyor, kimse dinlemiyor. Herkes görülmek istiyor ama kimse bakmıyor. Temas var ama bağ yok.
İnsan ruhu bu tempoya çok uygun değil aslında.
Bu kadar hızlı, bu kadar yüzeysel, bu kadar ekrandan ekrana akan bir hayata göre ayarlı değiliz. Sinir sistemimiz hâlâ yavaşlığa, yüz yüze gelmeye, göz temasına, güvene, sessizliğe ihtiyaç duyuyor. Ama biz onu sürekli bildirimlerle, uyarılarla, koşuşturmayla ayakta tutmaya çalışıyoruz.
Her şey “yerli yerinde” gibi görünse bile içimizde bir huzursuzluk dolaşıyor.
İyi bir hayatın içinde bile can sıkıntısı, boşluk, anlamsızlık var. Depresyon, kaygı, tükenmişlik bu kadar yaygın çünkü insan sadece yaşamak istemiyor, birine değerek yaşamak istiyor.
İnsan bazen yalnız kalmaktan değil, kimsenin içinde gerçekten yer bulamamaktan yoruluyor.
Sesinin karşıya geçmemesinden, duygusunun bir yere çarpmayıp havada asılı kalmasından…
Yani kısacası insanı asıl yoran şey çoğu zaman yokluk değil, yankısızlık...