Günlük hayatta yapılan sohbetlerde aynı yakınmayı sıkça duyuyorum.
“Kendime güvenemiyorum.”
Biraz durup dinleyince, sorun çoğu zaman güvenin yokluğu değil; nereden beklendiği oluyor.
Güven, çoğu zaman dışarıdan gelecek bir onayla ilişkilendiriliyor.
Birinin “iyi yaptın” demesiyle, takdir edilince oluşacak sanılıyor.
Oysa bu his kalıcı değil. Ortam dağıldığında, sesler sustuğunda insan yine kendisiyle baş başa kalıyor.
Psikolojide öz yeterlik, bambaşka bir yerden doğar.
Kendi çabanın bir karşılığı olduğunu deneyimlemekten.
Bir adım atarsın. Küçük bir adım.
Mükemmel değildir, kimse alkışlamaz belki.
Ama bir şey değişir.
“Demek ki yapabiliyorum” duygusu belirir.
İşte güven tam burada filizlenir.
Albert Bandura bunu çok sade anlatır:
Güven, başkalarının onayıyla değil; kendi emeğinin işe yaradığını gördüğünde büyür.
Sohbetlerde dikkatimi çeken bir başka şey de şu: İnsanlar kendi adımlarını hızla küçümsüyor.
Oysa güven, büyük sıçramalarla değil; fark edilen küçük deneyimlerle gelişiyor.
Zor bir konuşmayı yapabilmek, kaçmamayı seçmek, ertelediği bir işi başlatmak…
Gerçek güven gösterişli değildir.
Ama gerektiğinde insanı yerinden kaldırır.
Bir sınır çizmeye, bir hedefe yaklaşmaya cesaret verir.
Belki de kendine güven, kendini yüceltmek değil; kendi emeğini inkâr etmemeyi öğrenmektir.
Küçük adımlarını görmektir.
Kendine, “Buradaydım ve elimden geleni yaptım” diyebilmektir.
Gerisi zaten ardından gelir.