Bir arkadaşım anlatmıştı.
Üniversite yıllarında, baklaya alerjisi olduğunu söylediğinde buna inanılmamıştı. Söylediği şey büyük değildi; sadece bir bilgi. Ama karşısındaki için bu bilgi, ciddiye alınmaya değer bulunmamıştı. Önce hafif bir kuşku vardı. Sonra o kuşku, sessiz bir karara dönüştü: “Doğru söylemiyor.”
Bir gün yemeğe baklayı ezerek bunu dener.
Bunu yaparken kendince haklı çünkü gerçeği ortaya çıkaracak...
Ama aslında yaptığı şey, gerçeği aramak değil; bir insanı sınamak aslında..
Yemekten kısa süre sonra beden tepki vermeye başladığında, söz çoktan hükmünü yitirmişti. Nefes daraldığında, kabarma başladığında, panik geldiğinde… O an inanıldı. İtiraf da o anda geldi. Hastane yakındı. Şanslıydı.
Ama bazı şeyler, beden toparlansa da içeride toparlanmaz.
Çünkü insan o anda şunu öğrenir....
Sözüm yetmedi.
Anlatmam yetmedi.
Ancak bedenim tehlikeye girdiğinde ciddiye alındım.
Bu, derin ve sessiz bir yorgunluk bırakır.
İnsan, yaşadığını ispat etmeye çalışmaktan da yorulur.
Terapi odasında da sık duyduğum bir yorgunluktur bu. İnsan başına geleni anlatmaktan değil, inandırmaya çalışmaktan tükenir. “Abartıyorsun” denilen yerler zamanla içe çekilir. Bir süre sonra kişi, kendi deneyiminden bile şüphe etmeye başlar.
İnanılmamak sadece kırıcı değildir; insanı yalnızlaştırır.
Kendi bedenine, kendi duygusuna, kendi sözüne karşı savunmaya zorlar.
Oysa güven, test ederek kurulmaz.
Güven, riski üstlenmez.
Güven, “yanılıyor olabilirim ama seni tehlikeye atmam” diyebilmektir.
Bu hikâye bana şunu sorgulatır zihnimde, bazı insanlar kelimeyle yetinmez; bedel ister.
İşte o bedel çoğu zaman, karşısındakinin bedeninden ödenir.
Belki de bu yüzden insanın en derin ihtiyacı, anlaşılmaktan çok şudur aslında, söylediği şey henüz kriz olmadan ciddiye alınmak.
Çünkü kimse, yaşadığını kanıtlamak zorunda kalmamalı...