İnsan tek bir şeye tutunarak hayatta kalamaz.
Bir yemek, bir gerçek, bir kesinlik yetmez.
Belki de bu yüzden masallar uyduruyoruz. Kendimizi kandırmak için değil, içimizi taşıyabilmek için.

Gerçeğin çıplaklığı bazen üşütür insanı.
Masal, o üşüyen yere serdiğimiz bir örtüdür.
Yarı gerçek, yarı uydurma… Ama sıcak.

Neden inanıyoruz peki kendi uydurduğumuz şeylere?
Aslında tam olarak inanmıyoruz.
Bir yanımız bilir, “Bu sadece bir hikâye.”
Ama diğer yanımız hatırlatır, “Önemli değil, bu bana iyi geliyor.”

İnsan iyileşmek için en çok buna ihtiyaç duyar. Biraz iyi gelene.
Tek bir şeye değil…
Bir masala, bir sese, bir hatıraya, bir hayale.

Taşranın akıldışı söylentileri bile bu yüzden yayılır.
Çünkü insanın içindeki taşra—o tenhalık, o çıplaklık—hepimize aittir.
Yer aynı, acı aynı, tutunma isteği aynı.

Sonunda şunu anlar insan. Masala inanmak zorunda değildir, ama masalsız da yaşayamaz.

Feridun Düzağaç’ın şarkısı gibi... “Bana biraz yalan söyle…
Gerçek böyle soğukken,
kalbim yine aşka inansın.”

Bazen bir masal da tam olarak budur.
Gerçekle baş başa kalamayan insanın,
bir anlığına olsun ısınmak için söylediği küçük bir cümle.