Bazı şeyleri gerçekten anlamıyorum.
Ve ne kadar anlamaya çalışsam, içimde bir yerde hep daha da karışıyor.
Kötülüğü anlamaya çalışıyorum.
Ama anlamaya çalıştıkça, daha da zorlandığımı görüyorum.
Sanki nedenini çözebilirsem, bir daha o kadar incinmem sanıyorum.
Belki de bu, travmadan sonra geliştirdiğim bir savunma biçimi, “Eğer anlarsam, hazırlıklı olurum.”
Ama fark ediyorum ki bazı şeyleri anlamak gerekmiyor.
Hatta anlamaya çalışmak bazen insanı tehlikeli bir yere götürüyor.
Kötülüğün mantığını kurmaya çalıştıkça, bir noktada onu hak verir gibi dinliyorsun
faili anlamaya çalışırken, fark etmeden onunla aynı yere yaklaşabiliyorsun.
Yine de bazı sahnelerde takılı kalıyorum.
Bir zamanlar dışlanmış birinin, bugün başkasını dışlaması...
Bir dönem susturulmuş birinin, bugün başkasının sesini kısmaya çalışması...
Acı çekmiş birinin, kendi acısını başkasına yaşatması...
İçimden hep aynı cümle çıkıyor, “Anlamıyorum.”
Belki de mesele anlamak değil, farkında kalmak.
Çünkü bir insan ya da bir toplum acısıyla yüzleşmediğinde, o acı kimliğin merkezine yerleşiyor.
Judith Herman travmayı “donmuş bir zaman” olarak tanımlar.
Yüzleşilmeyen acı, geçmişi bugüne taşır;
aynı sahneyi, sadece oyuncular değişerek yeniden oynatır.
Frantz Fanon’un söylediği gibi, sömürgeci şiddet sadece işgalcinin değil,
işgal edilenin ruhuna da kazınır.
Eğer o yara iyileşmezse, başka bedenlere yöneltilen yeni şiddetlere dönüşür.
Acı, biçim değiştirir ama yönünü kaybetmez.
Tarih boyunca hep aynı döngüyü gördük:
Bir zamanlar ezilen, fırsat bulduğunda baskıcıya dönüşüyor.
Bir zamanlar kurban olan, başkasının zalimi olabiliyor.
Ama Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” dediği şey bize şunu hatırlatıyor:
Kötülük çoğu zaman şeytani bir derinlikten değil; uyum sağlama, itaat etme, “normal” kalma arzusundan doğar.
Ama bu dönüşüm kaçınılmaz değil.
Travma bir kader değil; bir yüzleşme daveti olabilir.
Kendi acımıza dürüstçe bakabilirsek,
zalimleşmeden de güçlenebiliriz.
“Biz kurbanız” kimliği bizi fail yapmaz,
ancak yüzleşmediğimiz sürece bizi oraya sürükler.
Gabor Maté’nin sözleri tam da burada yankılanıyor zihnimde, “Holokost’tan kurtuldum. Bu bana başkasına zulmetme hakkı vermez; aksine zulme karşı ses çıkarma sorumluluğu verir.”
Kötülüğü anlamaya çalışmıyorum artık.
Çünkü anladığımı sandığım anlarda kendimi koruduğumu değil; failin yanına biraz daha yaklaştığımı fark ediyorum.
Oysa mesele anlamak değil; kendi kalbimi karartmadan, karanlıkta temas edebilmek.
Biliyorum ki acısıyla yüzleşmeyen, gölgesini başkasına yansıtır.
Ama bu, onu mazur göstermez.
“Anlamıyorum” dediğim yer, artık bir çıkmaz değil benim için.
Belki de en doğru yer orası.
Çünkü anlamadığım anda, o seçimi ona iade ediyorum.
Onun şiddetini çözmek değil benim işim.
Benim işim, kendi gölgemle yüzleşmek.
Ve bir başkasının gölgesini taşımamayı öğrenmek.
Not: Bu yazı, travma, bellek ve etik farkındalık üzerine kişisel bir içgörüdür.
Kötülüğü “anlamak” yerine onunla temas etmeyi, yani karanlığın içinde kalabilmeyi ama kalbini karartmamayı hatırlatır.
Bir yanıyla kişisel bir yüzleşme, diğer yanıyla insani bir davettir.
İyiliği korumak bazen anlamaktan değil, karanlıkta bile insan kalabilmekten geçer.